How nationalism and globalism can coexist | Wanis Kabbaj

How nationalism and globalism can coexist | Wanis Kabbaj
    Watch the video

    click to begin

    Youtube

    Çeviri: Ömer Sakmar Gözden geçirme: Eren Gokce
    Bundan iki hafta önce Twitter'da "ulusalcı" kelimesini arattım.
    Bayağı ilginç sonuçlarla karşılaştım,
    "Gaza gelmiş ırkçı moron" gibi laflardan tutun da
    (Gülüşmeler)
    "Aptal Beyaz Irk Üstünlükçüsü" ve
    "Faşist Troller" gibi laflara kadar --
    (Gülüşmeler)
    "Orwelci, Hitlerci, Korkunç."
    Daha sonra "küreselci" kelimesini arattım
    ve karşıma "Sosyalizmden Cayanlar", "İğrenç Kurumsal Propaganda",
    "Seçkinci Para Babaları"
    "Acımasız Kozmopolit Fareler"
    gibi sonuçlar çıktı.
    (Gülüşmeler)
    Bu laflar, sosyal medyadayken bile kulağa çok acımasız geliyorlar.
    Ama bu laflar, çağımızın en temel sorularından birini
    yansıtıyorlar:
    Gelecek hangisinde yatıyor: Ulusalcılık mı, küreselcilik mi?
    Bu soru büyük önem verdiğimiz
    kültürel kimliğimizi,
    refahımızı,
    siyasi yapımızı,
    gezegenimizin hâli de dâhil olmak üzere her şeyimizi etkiliyor.
    Şimdi bir tarafta ulusalcılık var.
    Collins sözlüğü bu terimi "kendi ulusuna bağlılık" diye tanımlıyor
    ama "ulusal çıkarları, uluslararası meselelerden
    üstün tutan ilke" diye de bir tanım var.
    Ulusalcılara göre modern toplumlar ulusal temeller üstüne kuruldu
    ve ortak bir toprağa, tarihe, kültüre sahibiz ve birbirimizi kolluyoruz.
    Ulusalcılara göre kaosa bürünmüş bu büyük dünyada,
    sosyal istikrarı sağlamanın tek yolu ulusalcılıktan geçiyor.
    Ama alarma geçmiş küreselciler bize diyor ki:
    Benmerkezci ulusalcılık kötü sonuçlar doğurabilir.
    Bu senaryoyu 20. yüzyılın faşizminde yaşamıştık:
    Kanlı savaşlar, milyonlarca kişinin ölümü, ölçülemeyen bir yıkım.
    Bir de küreselcilik var.
    Oxford Yaşayan Sözlük bunu şöyle tanımlıyor:
    "ekonomik ve dış politikaların küresel temellere göre
    uygulanması veya planlanması".
    Ulusalcılara göre küreselcilik atalarımızın kurmak için onlarca yıl
    uğraştıkları şeyleri yıkıyor.
    Bir nevi askerlerimizin mezarına tükürmeye benziyor.
    Yaptığımız şeyler ulusal egemenliğimizi yok ediyor,
    bizi dış tehditlere karşı savunmasız bırakıyor.
    Ama küreselcilere göre nükleer büyüme,
    küresel mülteci sorunu, iklim değişikliği
    veya terörizm
    ve hatta olası bir insanüstü yapay zekânın sonuçları gibi
    büyük ulusüstü sorunlarla başa çıkabilmek için
    küresel bir yönetim sağlamak gerekiyor.
    Bu da bizi çıkmaza sokuyor
    ve karşımıza şu soru çıkıyor:
    Ulusalcılık mı, küreselcilik mi?
    Dört farklı kıtada yaşadım
    ve bu soru her daim ilgimi çekti.
    Ama Batı ülkelerindeki ulusalcı partilerin, 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana
    ilk kez bu kadar yüksek oy aldıklarını görünce,
    bu soruya daha farklı bakmaya başladım.
    Bu artık bir teori olmaktan çıkmıştı.
    Yani bu gibi siyasi partilerin savundukları fikirler, eninde sonunda
    Kuzey Afrikalı olduğum için Fransa vatandaşlığından atılmama
    veya belki de
    çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkeden geldiğim için
    bir daha ABD'ye dönemememe sebep olabilir.
    Demokratik bir ülkede yaşıyor
    ve yasalara uyuyorsanız; hükûmetinizin sizi
    her zaman koruyacağını düşünürsünüz.
    Ama ben iyi bir vatandaş olmama rağmen
    ulusal popülizmdeki artış yüzünden artık
    elimde olmayan sebepler yüzünden, kendi hükûmetimin bana zarar verebileceği
    düşüncesiyle yüzleşmek zorundayım.
    Bu da oldukça rahatsız edici.
    Tüm bunlar, bu soruyu
    tekrar ve tekrar düşünmeme yol açtı.
    Ve ne kadar çok kafa yorarsam
    bu soruyu o kadar daha fazla sorgulamaya başlıyorum.
    Niye ulusalcılık ve küreselcilik, ülkeni sevmek ve dünyanı korumak
    gibi seçenekler arasında bir tercih yapmak zorundayız?
    Gerçekten hiç lüzumu yok.
    Ailemiz ve ülkemiz veya bölge, din, ülke olguları
    arasında bir seçim yapmamıza gerek yok.
    Zaten birden fazla sosyal kimliğimiz var ve hâlimiz böyle iyi.
    Niye ülke ile dünya arasında seçim yapalım ki?
    Peki ya bu saçma seçimi yapmayıp bu tehlikeli sonuçlar doğurabilecek
    ikili düşünce metoduyla mücadele etseydik?
    Salondaki küreselcilere
    şu soruyu sormak istiyorum:
    "Ulusalcı" dediğim zaman kafanızda ne canlanıyor?
    Bunun gibi bir şey mi?
    İnanın ben de öyle düşünüyorum.
    Ama bilmenizi isterim ki pek çok kişi ulusalcı denildiği zaman
    bu tarz bir şey düşünüyor.
    Ya da böyle.
    Hani şöyle karmaşık bir Olimpiyat yarışı
    izlerken bir şey hissedersiniz ya --
    (Gülüşmeler)
    Durun --
    ve sizin ülkenizin renklerini taşıyan bilmediğiniz bir atlet gördüğünüzde
    heyecanlanırsınız.
    Kalp hızınız artar,
    stres yaparsınız
    ve TV'nin karşısına dikilip
    o atlet için tezahürat yapmaya başlarsınız.
    İşte ulusalcılık bu;
    insanlarla bir arada olmanın
    ve büyük bir ulusa ait olmanın verdiği mutluluk.
    Peki bunun neresi yanlış?
    Küreselciler, ulusalcılık denilince 19. yüzyılda kalan
    ve artık mazide kalacak bir şey olarak düşünebilirler.
    Kusura bakmasınlar ama işin aslı öyle değil.
    Dünya Değerleri Anketi, 60 farklı ülkeden yaklaşık 90 bin kişinin katıldığı
    bir ankette insanlara
    kendi ülkelerinden ne kadar gurur duyduklarını sorunca
    katılımcıların %88,5'i "çok" ya da "oldukça" cevabını verdi.
    Yüzde 88,5.
    Ulusalcılık yakın zamanda ortadan kalkmayacak.
    Öylesine güçlü bir duygu ki, farklı bir araştırmaya göre
    kişisel mutluluğun göstergelerinden biri.
    Gariptir ama kendi ulusunuza duyduğunuz sevgi,
    kişisel mutluluğunuzu etkileme konusunda aldığınız maaştan
    veya işinizin ya da sağlığınızın
    iyi olmasından daha etkili.
    Yani madem ki ulusalcılık insanları mutlu ediyor,
    neden bu mutluluk insanların elinden alınsın?
    Küreselci dostlarım, eğer siz de benim gibiyseniz
    insancıl gerekçelerle küreselciliğe ılımlı olabilirsiniz.
    1945'ten beri küreselcilik sayesinde atılan adımlar sizi mutlu ediyor olabilir.
    Ayrıca dünyanın büyük bir kısmı eşi benzeri görülmemiş bir barış döneminde;
    dünya genelindeki aşırı yoksulluk oranları düşmeye devam ediyor
    ve çoğu Asya'da olmak üzere toplam iki milyardan fazla insan
    yaşam standartı konusunda ciddi artış yaşamış durumda.
    Ama araştırmalara göre küreselciliğin de kendince zararları var.
    Ve yirmi, bazı araştırmalara göre otuz yıldan uzun süredir
    yıllık gelirinde doğru düzgün bir artış görmeyen
    Batı'daki yüz milyonlarca orta sınıf vatandaş,
    bu zararların cefasını çekiyor.
    Bu gerçeği görmezden gelemeyiz.
    Ulusalcılıkla mücadele etmek yerine
    bir araya gelip küreselciliğin bu tip zararları ile mücadele etmeye çalışsak
    çok daha verimli sonuç alırdık.
    Şimdi de salondaki ulusalcılara gelelim.
    Size bazı sert laflar hazırladım.
    (Gülüşmeler)
    "Küreselci" dediğim zaman aklınıza ne geliyor?
    Kraldan çok kralcılar?
    (Gülüşmeler)
    Ya da belki Wall Street'teki kalpsiz tipler?
    Belki de benim gibi farklı etnik kökenlere sahip,
    büyük, kozmopolit bir şehirde yaşayan tipler?
    Demin Dünya Değerleri Anketi'nden bahsetmiştim ya,
    işte o ankette bir de şöyle bir sonuç çıktı:
    Katılımcıların yüzde 71'i, kendilerini
    "Dünya vatandaşı" olarak görüyor.
    Bu da şu demek:
    Çoğumuz hem ülkemizi seviyoruz, hem de kendimizi Dünya vatandaşı
    olarak görüyoruz.
    Durun daha bitmedi.
    Kendini Dünya vatandaşı olarak görenler, kendini böyle görmeyenlere göre
    ülkelerinden daha memnun durumdalar.
    Şunu netleştirelim: Küreselci olmak, vatan hainliği demek değil.
    Yalnızca kendi ülkenizden olmayanlara da millî sınırların dışına çıkarak
    sosyal empatiyle yaklaştığınızın bir göstergesi.
    Ben kendi içimdeki ulusalcı düşüncelere daldığım zaman
    küresel dünya ile ulusal kimlik
    çatışması yaşıyorum:
    Bizi özel ve farklı kılan ve bizi bir arada tutan şeyleri
    tam olarak nasıl
    muhafaza edeceğiz?
    Bu konu hakkında kafa yorunca epey ilginç bir şeyi fark ettim.
    Kendi ulusal kimliğimizin parçası olarak gördüğümüz pek çok şey
    aslında bize dışarıdan ithal geliyor.
    Günlük hayatta kullandığımız harfleri düşünün.
    Bilmem farkında mısınız ama
    kullandığımız Latin yazıları, Latin alfabesinin kökeni
    binlerce yıl öncesine, Nil Nehri yakınlarına
    dayanıyor.
    Her şey burada gördüğünüz ineğe benzer bir ineğin
    zarifçe bir hiyeroglife aktarılmasıyla başladı.
    Daha sonra Sina'da yaşayan bir Sami, bu hiyeroglifi
    Alef harfine uyarladı.
    Fenikeliler, Alef harfini Yunanistan'a götürdüler ve bu harf orada
    zamanla A harfine dönüşen
    'Alfa' hâlini aldı.
    Böylece Mısır'daki bir inek, bize A harfini vermiş oldu.
    (Gülüşmeler)
    Mısır'daki bir ev de sırayla bet, beta, B hâllerini aldı.
    Yine Mısır'daki bir balık sırayla dalet, delta ve D harflerini oluşturdu.
    En temel harflerimiz aslında Mısır'daki bir inekten
    evden ve balıktan geliyor.
    (Gülüşmeler)
    Bunun gibi çok fazla örnek var.
    Birleşik Krallık ve monarşisine bir bakalım:
    Kraliçe 2. Elizabeth?
    Alman kökenli.
    Kraliyet armasındaki sözler?
    Hepsi Fransızca'dan gelme ve tek bir İngilizce kelime yok.
    Fransa'ya ve Eyfel Kulesi'ne bakalım.
    Nereden esinlendiler?
    Amerika Birleşik Devletleri--
    Las Vegas'ı kast etmiyorum.
    19. yüzyıl New York'undan bahsediyorum
    (Gülüşmeler)
    Bu, 19. yüzyılın ortalarında New York'taki en uzun binaydı.
    Sizde bir şeyler çağrıştırdı mı?
    Çin'in Çin Seddi arkasında kendi kendine gelişen
    bir medeniyet olduğunu zannedebilirsiniz.
    Bir kez daha düşünün.
    Çin'in resmî ideolojisi?
    Almanya'da ortaya çıkan Marksizm.
    Çin'in en büyük dinlerinden biri?
    Hindistan'dan ithal giden Budizm.
    Hindistan'ın en yaygın eğlencesi?
    Kriket.
    Ashis Nandy'nin çok sevdiğim bir sözü var:
    "Kriket, kazara İngilizler'in bulduğu bir Hint oyunudur."
    (Gülüşmeler)
    Tüm bu örnekler, ulusal gelenek diye beni benimseyip sevdiğimiz şeylerin
    aslında küresel akımlarla aktarıldığını gösteriyor.
    Tekil semboller haricinde, küreselcilik olmasa var olamayacak
    genel ulusal gelenekler dahi var.
    Dünya genelinde sevilen ulusal gelenek denince aklıma
    İtalyan mutfağı geldi.
    Arkadaşlar eğer yolunuz bir gün
    sadece Roma tariflerine göre yemek yapan
    geleneksel bir İtalyan restoranına düşerse
    benden size tavsiye; girmeyin.
    (Gülüşmeler)
    Çok ağır hayal kırıklığı yaşarsınız.
    Spagetti desen yok, makarna desen yok --
    ki zaten bunlar 8. yüzyılda Arap kontrolünde olan
    Sicilya'da bulunmuşlardı.
    Ne muhteşem espresso var, ne de 17. yüzyılda
    Yemen üzerinden Habeşistan'dan gelmiş kremalı cappucino var.
    Tabii Yeni Dünya'daki domatesler henüz bulunmamışken
    muhteşem bir pizza Napoliten yapmak da mümkün olmuyor.
    Size daha çok yulaf lapası,
    başlıca lahana olmak üzere biraz sebze, biraz peynir,
    bir de eğer şanslıysanız
    o dönemlerin en cazip lezzeti olan
    şişman fındık faresi servis ederler.
    (Gülüşmeler)
    Neyse ki bu fanatik muhafazakârlar bu gelenekleri korumamışlar.
    Bu açık süreç kâşifler, tüccarlar,
    sokak satıcıları ve yenilikçi aşçılar sayesinde gelişti.
    Küreselcilik, pek çok açıdan bakıldığında ulusal gelenekleri sorgulayıp,
    yeniden yaratılıp tekrar yorumlanarak yeni çeşitleri almak, canlı kalmak
    ve zamanın şartlarına uymak için bir fırsat doğuruyor.
    O yüzden şunu unutmayın:
    Biz ulusalcıların çoğu aslında küreselci;
    biz küreselcilerin çoğu ise ulusalcıyız.
    Sevdiğimiz ulusal geleneklerimizin büyük bir kısmı
    kendi sınırlarımızın dışından bize aktarıldı.
    Ve kendi ulusal sınırlarımızın dışına çıkıyoruz,
    çünkü diğerlerinin ulusal geleneklerini öğrenmek istiyoruz.
    Dolayısıyla asıl soru,
    'ulusalcılık mı küreselcilik mi?' değil.
    Asıl soru: Bu iki şeyi nasıl geliştiririz?
    Karmaşık dünyamızın karmaşık sorularından olan bu soruya
    yaratıcı bir cevap bulmak gerekiyor.
    Peki siz ne bekliyorsunuz?
    Teşekkürler.
    (Alkış)
    🎄Join 12 of your favorite MC authors bring you an inside look at how Christmas is done at their Clubhouse. ALL proceeds from this release will benefit Toys for Tots.🎄 Release Day: November 23rd ADEN LOWE AVELYN PAIGE COLBIE KAY DM EARL EMILY MINTON GERI GLENN JC EMERY KATHLEEN KELLY KE OSBORN KERRI ANN MARIALISA DEMORA SHELLEY SPRINGFIELD 🚨PLEASE NOTE - Christmas at the Clubhouse will be live on all platforms for 7 days, before moving to Kindle Unlimited, so get your preorders in🚨 ➡️ Preorder: https://www.books2read.com/u/md0QG5 ➡️ Receive Release Email: https://www.subscribepage.com/christmasattheclubhouse ➡️ Goodreads: http://tiny.cc/wjekyy 🚨Bloggers 🚨 We would love it if you could participate in our release blitz! There will be an opportunity to review as well! ➡️ Sign up here: https://goo.gl/forms/HoLeGs7WqCTlegJB2
    "Skin in the game" is phrase that is so quintessentially American, that I had never heard it before coming to live in the US. I love that phrase. When I first heard it, I had an image in my mind's eye of the sort of grazed knee I'd get when I was a kid. I was a tomboy, always getting bashed around, losing layers of skin from my knees, elbows, the side of my face or my chin. That's because I was in the game. If you're in the game, you can get skinned – that's how I saw it. So let me say this – when it comes to living in California and there's a fire risk, we've all got skin in the game, because like everyone else here, it could happen to any one of us. I'm not simply heartsick at the news of death and destruction across this state, and filled with sadness at the loss of life, and the loss of homes – for a house is our place of belonging, our cocoon, our lair – but having skin in the game has taken me further into understanding fire and fire prevention. I recently wrote a long article for Womankind magazine (a quarterly journal) about women who have gone to the edge in the elements, and for that I interviewed a woman working in a senior position at the very sharp end of wildfire prevention. Such was my interest in the subject, that I have taken it further, and I will be contributing a non-fiction story on women working in fire to an anthology due for publication next year. I've been talking to a lot of people about fire, fire ecology and how environments respond to fire - people immersed in fire fighting and fire prevention. For many, understanding fire and protecting communities from fire is their life's work. In fact, since embarking upon the project, I can tell by the way my friends' eyes glaze over when we meet, that I have become a fire bore. With regard to the current fires, plenty of people will be opining about what went wrong and what didn't, and who should have done what - and most of those talking heads will have only a smattering of the knowledge one needs to engage in such commentary. But here's something very simple that so many of the real experts have imparted to me, and I think we who live in fire-vulnerable areas know this - not only is year-round fire risk the new normal for the western states, but we have to reconsider our 21st century detachment from fire. When it comes to fire, so many of us are a bit like kids who haven't worked out the connection between a living animal and the food they see film-wrapped in Safeway. Fire is a life-giving force. Our very existence is dependent upon a massive ball of fire in the sky that we orbit every 24 hours. It is a naturally occurring phenomenon, power companies and pyromaniacs notwithstanding. In times of old people understood fire – indeed, native tribes in the Americas practiced prescriptive burning, or using fire to prevent fire. And it was the women who were in charge, because women used plants in healing so they understood the behavior of wood, grass and foliage in fire. We have become so used to other people protecting us that we continue to build houses in fire-vulnerable areas, even now, when we know better. Last year I was talking to a friend in Ojai, California - where flames over 100ft high had moved across the land at an acre per second in the Thomas Fire - and she recounted a conversation she'd had with another woman, someone she knew who had built a house in the hills just a few years earlier, even though she knew it was an at-risk area. Mind you, she got the view she wanted. The woman smiled when she proudly recounted that, "It took seventy five firemen to save my house." My friend tried to hold her tongue, but replied, "That's seventy-five lives that would never have been at risk had you given more thought to where you'd build a house." It reminded me of those myths that taught us that mountaintops were the domain of the gods, and woe betide mere mortals venturing to build a temple there. Now let me tell you about my dressage trainer, Rebecca Cushman. She's often on call in these emergency situations, because she knows how to handle large animals and she has a 4-horse trailer. Last year during the Santa Rosa fire, Becky worked 24/7 for days, often under police escort, driving into terrifying fire zones to bring out horses, cattle, yaks, and whatever other animals needed saving, and then taking them to designated shelters. We all chipped in to donate feed for the animals rescued. Yesterday she emailed her gang – we who are fortunate to train with her – asking us to pony up again, because she planned to take a full load of feed up to the Butte County animal shelters. Needless to say, we didn't hesitate to respond. I cannot tell you how proud I was to know her, when she pulled out of the ranch today with her trailer, ready to fill it to the rafters with feed, and when it was unloaded at the end of her journey, to help rescue more animals. There are hundreds of people volunteering in similar ways, people coming together to help others in what is effectively a war zone. Now that's really having skin in the game. And before I close this post, I want to thank you all so much for your heartfelt comments in response to my post on the 100th anniversary of the 1918 Armistice that brought an end to the Great War. Thank you for coming to this page and reading my posts. I know I go on a bit!
    While sorting some old documents on my laptop, I found this short piece I had written in 2012. That was the time when I finished my term as the Chairperson of the Children's Film Society and had begun researching on Manto, a film I wanted to make. Thought of sharing my thoughts, written on Nov 14th, 6 years ago. While the writing itself might be dated, sadly the content and how I felt then, haven't. Our Children In India, 14thNovember, the Children's Day, is celebrated far more widely than 20thNovember, the Universal Children's Day declared by the United Nations. On this annual ritual, we never fail to proclaim how important children are to the world and to our lives. But the gap between public rhetoric and the ground reality is shockingly big. The numbers are truly appalling - according to aUN report 'in 2011 more children under the age of five died in India than anywhere else in the world - that is 1.7 million children in a year! The study estimates, for every 1,000 children born in India, 61 are unlikely to make it to their fifth birthday. This is higher than, say, in Rwanda (54 child deaths) or in India's poorer neighbours like Nepal (48 child deaths) or Cambodia (43 child deaths). And the figures for the girl child are even more disheartening, because of the obsession with having sons, the breadwinners of the family! One day while cleaning up some of my pregnancy medical papers, I remembered how my husband and I wanted a daughter. Wonder why there was a preference at all? Was it the collective guilt that was subconsciously playing out? The challenge and fulfillment of raising a daughter who can have all the freedom despite the societal mindset is no less than that of raising a son who will be sensitive to all beings without any discrimination, in a world so full of it. But I do hope I don't burden him with this, and can gently expose him to the beauty of equality. Then there is the obvious paradox of India's emergence as a significant part of the world economy, it's vaunted middle class and prospects of future growth, all of which co-exist with an abysmal state of health and education of its children. While the public policy and its implementation failure needs to be held accountable, as civic society how we respond to issues that children face all around us, is the true test of how sensitive we are? We, the affluent educated class, don't spend our time and money towards volunteering and donating to charities to even make a dent in the system. I became a mother a little over 2 years ago and I am so enjoying nurturing my child with not only the best food and nutrition I can provide, but also trying to do my best to ensure he is also emotionally and psychologically healthy. But as I micro-manage his little world, I am also becoming more and more mindful of all that hundreds of millions of children are not getting an opportunity to experience. In a country of vast disparities, where undeserving kids in front of the line push away others through influence (monetary or social), is detrimental to any attempt at a just society. What is our personal responsibility to children who are not ours? My privileges stare me in the face and are a constant reminder to look at all those little children who are growing with such neglect and such apathy. Many more Novembers will come and go, and so will our children, unless we do something drastic to hasten the process of true development that primarily reflects in how we take care of our children.
    From Keira Knightley's no foundation rule and Bella Hadid's concealer trick, to how Zoë Kravitz perfects her brows.
    Lighting a candle for you, my friend. We will never forget how you lit up the world with your art. 還是用你的座右銘祝福,你最愛的字:Excelsior! 永遠積極向上。#stanlee
    These photos tell the story of Soviet influence in Slovakia through sci-fi structures and a unique intersection of postmodernism and industrialization.
    It's been more than 60 days and the Delhi University is yet to verify whether its Students' Union President Ankiv Baisoya has a fake degree. Here are three questions The Quint has for the Delhi University administration.

    Shema is standing trial before the court on a 26- count charge bordering on fraud, in contravention of Section 15(2d) of the Money Laundering Prohibition Act, 2011, as amended. http://thenationonlineng.net/how-former-governor-blew-n5-7b-on-politics-by-ex-aide/
    Aww! Ranveer Singh knows just how to make his bride-to-be, Deepika Padukone, feel special. ❤️ - Priyanka Parmar, Bollywood Blogger #DeepveerWedding
    How to stay calm when you know you'll be stressed | Daniel Levitin This is what happens when you reply to spam email | James Veitch Here's what's in your bottled water (Marketplace) The mind behind Linux | Linus Torvalds How conscious investors can turn up the heat and make companies change | Vinay Shandal Jordan Peterson's Most Shocking Message! National Geographic Documentary: Year Million (Artificial Intelligence) 7 Methods of Manipulation How I Took The Red Pill And Realized Everything In Our Cult(ure) Is a Lie - Jeff Berwick @ Red Pill Why You Will Marry the Wrong Person - Alain de Botton